Sürdürülebilir Az Gelişmişliğin Günlük Hikayeleri
Dün akşam televizyonda yine aynı haberi izledim. Kenya’dan bahsediyorlardı ve spiker yine o tanıdık ifadeyi kullandı: “gelişmekte olan ülke.” Birden durdum. Zihnimde bir şimşek çaktı. Otuz yıl önce ilkokulda sosyal bilgiler dersinde de aynı ülkeler için “gelişmekte olan” diyorduk. Peki ne zaman “gelişmiş” olacaklar? Ya da daha can alıcı soru: Gerçekten gelişmelerine izin var mı?
Aklıma üniversiteden hocamın anlattığı bir örnek geldi. “Çocuklar,” demişti, “dünyayı kocaman bir şirket gibi düşünün. En üst katta CEO ve yöneticiler oturuyor. Orta katlarda müdürler ve şefler var. En alt katta da işçiler çalışıyor. Şimdi, bir işçi çok çalışıp müdür olabilir mi? Elbette olabilir. Peki bütün işçiler müdür olabilir mi? İşte orada durun. Çünkü o zaman fabrikada çalışacak kimse kalmaz.”
Dünya ekonomisi de aynen böyle işliyor. New York’taki finans kuleleriyle Etiyopya’daki kahve tarlaları arasındaki ilişki, aslında aynı sistemin iki farklı yüzü. Gelin size Haile’nin hikayesini anlatayım.
Haile, Etiyopya’nın dağlık bölgesinde üçüncü kuşak kahve üreticisi. Her sabah güneş doğmadan kalkıp tarlasına gidiyor. Dünyanın en kaliteli Arabica kahvesini yetiştiriyor. Geçen yıl kilosunu 2.5 dolara sattı. Bu kahve, uzun bir yolculuktan sonra Brooklyn’deki şık bir Starbucks şubesinde fincanda 5 dolara satılıyor. Tek bir fincanda! Haile’nin bir kilo kahveden kazandığının iki katı.
“Neden kendi kahve dükkanını açmıyorsun?” diye sorduğumda, buruk bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Sermayesi yok. Değil dükkân açmak, kahve kavurma makinesi bile alamıyor. Bankalar kredi vermiyor, verse bile altından kalkamayacağı faizler istiyor. Teknolojisi yok. Kahveyi nasıl modern yöntemlerle işleyeceğini, nasıl paketleyeceğini bilmiyor. En önemlisi de, küresel kahve pazarının nasıl işlediğini, bir markayı nasıl büyüteceğini bilmiyor.
Ama sadece Haile değil. Bangladeş’te tekstil işçisi Fatima’nın hikayesi de benzer. Günde 12 saat çalışıp diktiği tişörtler Avrupa’daki mağazalarda onun aylık maaşının iki katına satılıyor. Bolivya’da lityum madencisi Carlos, cep telefonlarımızın pillerinde kullanılan madeni çıkarıyor ama kendi telefonu bile yok.
Konuyu daha iyi anlamak için Ghana’daki kakao üreticilerine bakalım. Dünyanın kakao üretiminin büyük kısmı buradan geliyor. Ama çikolata endüstrisinin karının sadece %6’sı kakao üreticilerine gidiyor. Geri kalanı? İşleme, paketleme, pazarlama ve dağıtım ağını kontrol eden çokuluslu şirketlere.
Sistem öyle kurulmuş ki, “gelişmekte olan” ülkeler hep hammadde üreticisi olarak kalıyor. Değer zincirinin en az kar getiren halkasında sıkışıp kalıyorlar. Yüksek teknoloji, ileri üretim teknikleri, güçlü markalar hep “gelişmiş” ülkelerde. Patentler, lisanslar, know-how hep onların elinde.
Peki hiç başarı hikayesi yok mu? Var elbette. Güney Kore örneğini biliyoruz. Samsung’dan LG’ye, Hyundai’den Kia’ya bir sürü küresel marka çıkardılar. Ama bu 1960’larda başlayan bir hikaye. O zamanlar patent yasaları bu kadar sıkı değildi. Şirket birleşmeleri bu kadar yaygın değildi. Küresel rekabet bu kadar acımasız değildi.
Bugün bir Haile’nin kendi kahve markasını yaratması, bir Fatima’nın kendi tekstil atölyesini kurması, bir Carlos’un lityum işleme tesisi açması çok daha zor. Çünkü karşılarında artık sadece diğer şirketler değil, koca bir sistem var.
Bu yüzden “gelişmekte olan ülke” etiketi aslında nazik bir kandırmaca. Gerçek şu ki, sistemin işlemesi için bazı ülkelerin “gelişmekte” kalması gerekiyor. Tıpkı fabrikada işçilerin olması gerektiği gibi. Bu acı gerçeği anlamadan, gerçek çözümler üretmek mümkün değil.
Belki de artık sormamız gereken soru şu: Nasıl daha adil bir sistem kurabiliriz? Haile’nin, Fatima’nın, Carlos’un emeğinin gerçek karşılığını alabileceği, sadece hammadde üreticisi olmaktan çıkıp kendi markalarını yaratabileceği bir sistem… Zor mu? Elbette. İmkansız mı? Hiçbir şey imkansız değil. Ama önce bu sistemin nasıl işlediğini anlamak, sonra da değiştirme…
Selçuk FARTLI